2 Nisan 2015 Perşembe

Öykü - Alexandır'ın Hikmet'i - Yazan: Ersin Perk


ersin perk, çizim, öykü, deprem

Alexandır'ın Hikmet'i


7.4 ile bir 3 saniye sallandı Akdeniz... 3 saniye ya! Hani yastık gibi sallandı derler, bu öyle değil, bu olsa olsa kırlent olur. 3 saniye... Sallandık mı demeye fırsat bile kalmadan! 3 saniye, vedaya fırsat bile olmadan, paniğe kapılıp pencereden atlayacaklara aman bile vermeden, 3 saniye. Gözlerin korkuyla büyüyüp aynı hızla kapanacağı kadar. Çoğu insanın bana öyle gelmiş diyerek yaşamlarına devam edecekleri kadar... 10 saniye olsaydı televizyonlar bir alt yazı geçerlerdi elbette, yarım dakika sürse SON DAKİKA, FLASH HABER, AKDENİZDE SARSINTI gibi büyük puntolar ve bol ünlemler eşliğinde başlıklar atar, bilmemnereden bildirtirlerdi spikerlerine at yarışı sunar bir heyecanla! İnsanlar da televizyona çıkamadı haliyle, ben sölemiştim bakın karınca yuvaları şöyle oldu, ben yetkilileri uyarmıştım, bulut dalgalarından ben anlamıştım ama elimden bir şey gelmedi diyerek. Yer sarsıldı, 3 saniye. Alınacak çok büyük dersler vardı, kimse üzerine alınmadı. Yer, sarsıldı yer!

Aynı üç saniye içinde, aynı coğrafyada birisi herhangi bir nedenle kendini astı... İsmi Alexandır. Ahmet değil, Hüseyin değil. O gavur. Ölmesi lazımdı zaten. Bak teyzemin oğlu assaydı büyük olay olurdu. Ya da ben assaydım ne yapardım biliyor musunuz, önce bir sürü kişiyi öldürür öyle yapardım. Nasıl olsa gidiciyim, bikaç tane daha Alexandır öldürürdüm mesela. Kutsal bir yolculuk sayılırdı o zaman. Tabii ki amacım laf sokmak, Alexandır kardeşimdir benim."Kuru kuru gitmiş bir haber değeri yok ki, mesela cinnet geçirip önce karısını çocuğunu filan kesip sonra intihar etse... Of lan, manşetten verilmez miydi. Prim bile kapardım bu haber için" Kuru bir düşünceyle usul usul olay yerini terkeden bir gazetecinin iç sesi...

O üç saniye, deprem, intihar gibi bir sürü olayı kattı içine. Biz yalnızca, filankimin selülitini bildik... Bir zibidi bir yosmayla karısını aldatmış onu bildik. Karısının hiç umrunda olmadığı halde biz bildik. Biz biliriz biz! Biz toplu halde bilebildik mi hiç bir şeyi, denedik mi, bilemedim...

Aynı üç saniyeydi, sarsıntılar yan yanaydı. Bir ev deprem sarsıntısı ile hemen dibindeki ev ise tabureye tekmeyi vurduktan sonra 83 kilo Alexandır ilmek boynuna geçtiği an debelendiği için sallanıyordu. Aralarında çitlerin olduğu müstakil iki evdi bunlar, Alexandır'ın bahçesindeki ağaç ortadan kopmuş hemen yanındaki evin sahibi Hikmet Bey'in arabasının ta ortasına şimşek gibi inmişti! Üç saniye bitmişti, dördüncü, beşinci saniyeler ve daha fazlası gelebilirdi artık. Alexandır için 134. saniyeden sonrası artık olmayacaktı, Hikmet Bey hayatına devam ediyordu...

Çıktı, arabasının başında tarlası yanmış köylü gibi iki eli başının arasında sallandı durdu, ağıt bile yakabilirdi, mizacına tersti... Evden birinin kolu kopsa bu kadar abartmazdı Hikmet Bey, saygım yok kendisine ama toplumdaki itibarı ona Bey dememi gerektiriyor. Birden etrafını muhitin diğer sakinlerinin adam olanları sardı, Hikmet Bey'in desteğe ihtiyacı olabilirdi. Aynı desteği biri arabasına kedi bağlayıp sürüklese o kediye göstermezlerdi. Dalkavukluk tarihinin insanlık tarihinden daha eski olduğunun kanıtı, hatta anıtı gibi dimdik durdular Hikmet Bey'in yanında.

Hikmet Bey öfkeyle çevirdi kafasını ağaca doğru, Alexandır'ın sınırları içinde olduğunu ima eden bakıştı, içinde "seni gidi gavur" anlamı da vardı bu bakışın... Tahtadan, arkasında sürgüsü bile olmayan, zıplansa aşılabilecek dış kapıya sertçe bir tekme geçirip içeri girdi Hikmet Bey, ahali de arkasından... Bahçeyi hızla geçip evin kapısına dayandı, yumruklayarak tıklatmaya başladı kapıyı... Ağaç nasıl olur da ortadan kırılıp arabasının üzerine düşer hesabını vermeliydi bu gavur tohumu. Bunun hesabını sormanın saçma olacağının farkında değildi zaten, o arabasının hasarının bedelini alacaktı elbette! Yenisi gibi de olmazdı hasar gören bir eşya, belki de ondan aynısının yenisini istemek daha mantıklıydı. Ölen bir insanın da eskisi gibi olamayacağını bilemeyecekti şimdilik tabii. Kapı açılmayıp da içeriden tıkırtılar gelince daha bir öfkelendi, saklanamazdı, o kapı açılacaktı. Kalabalıktan en dalkavuk olanı kapıyı tekmelemeye başlamıştı bile, ama bilemeyeceklerdi hiç bir zaman Alexandır çok candır, kapısını kimseye kapatmaz, yalnızca kolu çevirmeleri yeterlidir... Kapı kırıldı nefretle dört, hatta ondört koldan! Tam zamanında ölmüştü Alexandır yoksa onu linç bile edebilirlerdi, ayakkabılarıyla evine girdiler, bu normaldi, problem yoktu, ayakkabıyla gezilen evlerdendi. Onların eve girişini, karanlıkta meşaleleriyle, ellerinde kılıçlarla cenk edenlere benzetirdiniz görseydiniz, atları yoktu ama at gibi kafaları vardı... İçlerinden kimisi Rezervuar Köpekleri'ndeki havalı yürüme sahnesinde hissetti kendini, bi çeken olsaydı da sonradan izleseydim kendimi isteği bile doğdu içinde. Merdivenlere gelene kadar sürdü bu yürüyüş, hava... Oradan sıkış tıkış çıktılar basamakları, Alexandır'ı tavanda asılı gördüler. Hikmet donakalmıştı... Yaklaşık bir üç saniye... Alexandır'a yürüdü, nabzını kontrol etti... Arabasının üstüne ağaç düşüp de bunu Alexandır'dan talep etmeyecek olsa bakmazdı bile!..

Arkasını döndü, kimsecikler yoktu...

Ersin Perk



4 Mart 2015 Çarşamba

PEKİ CİNSİ MÜNASEBETİNİZ NASIL?

Bu yazıma " http://perkspektif.blogspot.com.tr/2013/10/peki-cinsel-hayatiniz-nasil.html " nedense bugün ulaşmaya çalıştığımda web sayfasının kullanılamadığı gibi uyarılarla-engellemelerle karşılaştım. Anlamaya çalıştım, neden, niye, sebep ne? "Acaba başlığında "C*İ*N*S**E***L H***A***Y***A******T" geçiyor diye mi sansüre uğradı" dan başka bir fikir gelmedi aklıma... 03.03.2015

Şu an fikirler doğrultusunda paylaşımın sadece blogspot.com adresinden ulaşılamadığı ve blogspot.com.tr 'den girilebildiğini öğrendim... Bir şekilde URL bloklatılmış, sebebi ya sansür ya da itiraz. İnsanlar yaşadıklarını, fikirlerini yazabilmeliler. Hakkında kötü intiba oluşmasın diye zorbalık yapanlar, kendilerini "gerçekten" iyi insan olmak için geliştirsinler, bu tarz yollara gerek kalmaz o zaman... Ben her ihtimale karşı yazıdaki malum kelimeyi de cinsi münasebet olarak değiştiriyorum, televizyonlarda kullanılan kelimenin yazıya döküldüğünde problem olacağını sanmam ama sütten ağzı yanan misali. (böyle böyle sindirip paranoyak ettiler işte insanları) Buyrun bloklatılan yazıya! 04.03.2015

"BİR YAZIYI YAZDIRAN BAZEN KÜÇÜK Bİ KIVILCIMDIR, BU YAZIMIN KIVILCIMI DA İZLEDİĞİM BİR TELEVİZYON PROGRAMI, MELEK BAYKAL’IN KENDİ İSMİNİ TAŞIYAN MELEK PROGRAMI.
DİĞER GÜNLERİN AKSİNE KAHVALTIYI YAPIP DA HEMEN ODAYA ÇEKİLMEK YERİNE ANNEMLE RASTGELE BİR KANALI AÇIK OLAN TELEVİZYONU İZLEMEYE KOYULDUK.  PROGRAMDA İLGİ ÇEKİCİ OLDUĞU KADAR, ORTADA DRAMATİK BİR TABLO VARDI, PÜR DİKKAT KESİLDİK BİRDEN.  BİR ADAM ALZHEİMER HASTASI VE HEM ONUN HEM AİLESİNİN YAŞADIĞI GÜÇLÜKLER İRDELENİYOR, KARISI, KAYINVALİDESİ GÖZLERİ DOLU DOLU HİSLERİNİ ANLATIYORLAR, MELEK BAYKAL’IN GÖZLERİ DOLDU FİLAN (Kİ NEDENSE BİRAZ YAPMACIK GELİYOR  BANA ONUN HALLERİ), DOKTOR VAR YERİ GELDİĞİNDE DEĞERLENDİRİYOR DURUMU…  BİZ DE ANNEMLE ÜZÜLÜP YORUMLUYORUZ BAZEN, GÖZLERİMİZ DALIYOR, ÇİLELİ BİR HAYAT VAR ORTADA, SONRA BİR SORU GELDİ, ÖLÜM ANINDA HASTAYA UYGULANAN ELEKTROŞOKTAN YEMİŞ GİBİ KALDIK ÖYLE;
MELEK BAYKAL HASTANIN VE YAKINLARININ SOSYAL HAYATI, AİLE YAŞANTISI GİBİ SORULARLA İLERLERKEN, BİRDEN “PEKİ CİNSİ MÜNASEBETİNİZ NASIL” DİYE BİR SORU YÖNELTTİ KADINA…  KADIN DURAKLADI, UTANDI SIKILDI, E Bİ TARAFTAN SORU GELMİŞ  CEVAPLAMASI LAZIM, KEM KÜM EDEREK YANITLADI ABLAMIZ, FAKAT MELEK BAYKAL AYNI İŞKENCEYİ, PEKİ SİZ NE DİYORSUNUZ BEYFENDİ DİYEREK ADAMA DA UYGULADI…

ALZHEİMER HASTALIĞI, UNUTKANLIKLA İLGİLİ BİLİYORSUNUZ, BEYFENDİ 40 KÜSUR YAŞINDA FAKAT KENDİNİ 30 SANIYOR, ANNE BABASI VEFAT ETMİŞ AMA HAYATTA BİLİYOR, KARISININ VE ÇOCUKLARININ OLDUĞUNU SIKLIKLA UNUTUYOR, YEMEK YEDİĞİNİ DAHİ UNUTUP SÜREKLİ YİYOR…

VE PROGRAM ÖNCESİ AİLEYLE YAPTIĞIN RÖPORTAJI, ADAMIN TÜM BU HALLERİNİ AİLE FERTLERİNİN GÖZYAŞLARI İÇİNDE ANLATTIĞI VİDEOYU, ADAMIN GÖZLERİ ÖNÜNDE İZLETEREK ONUN PSİKOLOJİSİNİN AĞZINA SIÇMIŞSIN ZATEN, PROGRAM BOYU DEVAM ETTİRMİŞSİN, BİR DE ÜSTÜNE SORDUĞUN “Y*A*T**AK ODA**SI” GİBİ MAHREM BİR SORU! ADAM KIZARDI VE GÖZLERİ DOLDU O AN, ZATEN PROGRAMA ÇIKARILIP HASTALIĞININ TÜM HERKESİN GÖZLERİ ÖNÜNDE SERGİLENMESİNDEN İNCİNMİŞKEN BU NOKTAYA TAŞINDI OLAY… ADAMIN YAŞADIĞI TRAVMAYI İLİKLERİME KADAR HİSSETTİM VE AĞLAMAK İSTEDİM RESMEN O AN…
DERKEN KISA BİR ARA, BU KISA ARA, YEDİĞİMİZ ELEKTROŞOKLA BİRLİKTE BANA HAYAT OLDU VE GÖZLERİMİ AÇTIRDI, “LAN OLM SEN ZATEN BUNLARIN ŞAHİDİ OLDUN!”
KISA BİR ARADAN SONRA PROGRAMIN DEVAMINA DAİR BİLİNÇLENDİRİCİ “AZ SONRA”CI ABİ SESİ GİRDİ HEMEN, HANİ BİLİRSİNİZ, TOK-YAVŞAK BİR SES TONUYLA, SAHTE ENERJİLİ BİR SES RENGİ… YEMEKTEYİZ FİLAN GİBİ SAÇMA YARIŞMALARDA DA OLAN CİNSTEN, PEKİ NEYMİŞ PROGRAMIN DEVAMI?
BU SESTEN HEMEN ÖNCE PROGRAMDA HERKESİN HA AĞLADI HA AĞLICAK OLDUĞUNU VE BU HÜZÜNLÜ TARAFININ ETKİSİNİN ÜZERİNİZDE OLDUĞUNU HİSSEDİN; VE GELİYOR
 MELEK’TE SAHRAP SOYSAL’LA TURŞU KURACAĞIZZZZ AZ SONRAAA…
LAN BARİ PROGRAMI MANTIKLI BİR SIRALAMAYA OTURTAYDINIZ YA, BİR AİLE DRAMINDAN SONRA TURŞU MU KURACAKSINIZ CİDDEN, MELEK BAYKAL AZ ÖNCE AĞLIYORKEN, ŞİMDİ TURŞU KURARKEN GİRDİĞİ HALLER NEDİR? TAMAM ÖMÜR BOYU DAHA DA GÜLMESİN DEMİYORUM AMA ANLATMAK İSTEDİĞİM, SAHTE HALLERE GİRİLECEKSE DE BUNU İNSANLARIN GÖZÜNÜN İÇİNE BAKARAK YAPMAYIN BARİ,
YAZI ARASINDA  “LAN OLM SEN ZATEN BUNLARIN ŞAHİDİ OLDUN!” DİYE KURDUĞUM CÜMLEYİ DE ŞİMDİ AÇMAK İSTERİM; AZCIK DA KUTUMA GİTMEK İSTİYORUM… TELEVİZYONLARIN BU SAHTE İLGİLİ HALLERİNİN YAKIN KURBANLARINDAN BİRİYİZDİR ÇÜNKÜ;
DOKTORUM PROGRAMI; BİLMEYEN YOKTUR SANIRIM, ANNEM TEYZEMİN BAŞVURUSUYLA 30 YILDIR MİDE PROBLEMİ YAŞAYAN,30 YILDIR PEYNİRDEN BAŞKA BİR ŞEY YİYEMEYEN VE HER TÜRLÜ TETKİKLERİN YAPILMASINA KARŞIN HASTALIĞINA TEŞHİS KONULAMAYAN BİRİ OLARAK DOKTORUM PROGRAMINA ÇIKARILDI…
SLOGANLARINI DA O PARA VEREREK  STÜDYO KOLTUKLARINI DOLDURTTUKLARI İNSANLARA ALKIŞLATARAK TELEVİZYON ÖNÜNDE BİR GÜZEL PARLATTILAR “SAĞLIĞINIZ DOKTORUMA EMANET!”
SONRASINDA ÖYLE OLMADIĞINI ANLADIK TABİİ, BU TARZ PROGRAMLARA KATILIYORSANIZ SAĞLIĞINIZ HALA ALLAH’A EMANET…
İZLEMEK ZORUNLULUĞUNUZ YOK TABİİ, BEN KISACA ÖZET GEÇEYİM

DOKTOR GELİYOR, ANNEME SORULAR SORUP KENDİ LİTERATÜRÜNDE AÇIKLAMALAR YAPIP ŞOVUNU (REKLAMINI) YAPIYOR VE İLGİLENECEĞİNİN SÖZÜNÜ VERİYOR…

BU DOKTOR,  PROF. DR. AHMET KEMAL GÜRBÜZ ;  BU DOKTORCUK DAHA SONRASINDA ŞÖYLE BİR YOL ÇİZİYOR, UZATMADAN BİTİRİYORUM

PROGRAMDAN BİKAÇ GÜN SONRA 3-4 VESAİTLE MUAYENEHANESİNE GELEN ANNEMİ, ÇOĞU SSK DOKTORUNUN YAPTIĞI GİBİ AYAKTA ŞİKAYETLERİNİ DİNLEYİP İLAÇ YAZIYOR, İLAÇLAR BİTTİKTEN SONRA ARAMASINI İSTİYOR (AMAN Bİ DAHA MUAYENEHANESİNDE RAHATSIZ ETMEYELİM ÇÜNKÜ MALUM EKSTRAYIZ) ARADIĞIMIZDA DA “İLAÇLAR İYİ GELMEMİŞSE YAPACAK BİR ŞEY YOK” DEYİP BAŞINDAN SAVUŞTURUYOR, BU KADAR BASİT…  

BU ADAM 30 YILLIK HASTALIĞI YAZDIĞI ÜÇ BEŞ İLAÇLA GEÇİREBİLECEĞİNİ SANAN SALAK, EMBESİL, YAUŞAK, AKILSIZ, GERİZEKALI BİR İNSAN DEĞİL TABİİ Kİ, ADININ ÖNÜNDE PROF. ÜNVANI OLAN BİRİSİ…
FAKAT, BİR İNSANIN TEDAVİSİNİ İNSANLARIN ÖNÜNDE ÜSTLENECEĞİNİN SÖZÜNÜ VERİP, UMUTLANDIRIP SÖZÜNDE DURABİLECEK KAPASİTEDE VE KARAKTERDE DEĞİLMİŞ, SÖZÜNÜN ERİ BİR DELİKANLI DEĞİLMİŞ…

prof dr ahmet kemal gürbüz, ahmet kemal gürbüz, doktor ahmet kemal gürbüz, mide ve bağırsak hastalıkları uzmanı ahmet kemal gürbüz

VE DOKTORUM PROGRAMI DA İŞİN ARKASINI ARAŞTIRMADI, ONLAR PROGRAMLARINI DOLDURDULAR, BAŞKA KURBANLAR BULUP TEKRAR DOLDURMA TELAŞINA GİRMİŞLERDİR SONRADAN EMİNİM Kİ… YANİ EMANETLİK BİR DURUM YOK KİMSE ALDANMASIN.

BU BÖYLE,
ASIL ÜZÜLDÜĞÜM, ANNEMİN TEDAVİ İÇİN ÜMİTLENİP DE BU ŞEKİLDE UMUDUNU TEKRAR YİTİRMESİ OLDU, HAYALKIRIKLIĞI…  
BU TARZ PROGRAMLARA  KATILIP DA UMUT BESLEMEMEK GEREKİR DİYORUM, BİLEMEM,  BELKİ BİZE HAYSİYETSİZİ DENK GELMİŞTİR, TAM TERSİ BİR ÖRNEK VARSA VE BU YAZI ULAŞIRSA ONA, YORUM OLARAK BEKLERİM…

(ASLINDA BEDDUA SEVEN BİRİ DE DEĞİLİM AMA VİDEOYU TEKRAR İZLEYİNCE DAYANAMADIM VE BU KISMI SONRADAN YAZDIM, ANNEME UMUT VERİP DE İLGİLENMEYEREK UMUDUNU TEKRAR YIKANLAR AYNISINI YAŞASINLAR İNŞALLAH…)


OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER


Ersin PERK"


Tekrar teşekkürler efendim...


Ersin PERK


29 Kasım 2014 Cumartesi

Zeytinburnu Seyircisiyle Faust Qeyf

faust, zeytinburnu kültür merkezi


Söylemeliyim ki Zeytinburnu'nda özellikle Türk filmi izlemeye giderken ve Zeytinburnu Kültür Merkezi'nin sahnesinde sergilenen tiyatroları izlemeye giderken bir değil iki, değil, üç değil, hatta dört de değil, televizyonda gösterilen son derece samimiyetsiz bal reklamlarındaki kavanoz adedi gibi beş kere düşünmek zorunda kalıyoruz.

Faust'un oynanacağını görünce dedik ki bunu izlemeye kimse gelmez zaten, hadi gidelim. Haliyle bilet almak için de acele etmedik, bi beş dakika önce gider alırız dedik, herkesin izleyeceği tutmuş meğer. Bizim gibi düşünenlerden oluştuğunu tahmin ettiğim grup hemen bilet satışının yapıldığı yerde sıra oluşturmuştu içeri girdiğimizde, biz de hemen arkalarına durduk. E sevindik de aslında bir taraftan, bir tiyatro oyununda salonun dolu olduğunu görmek güzel. Sevinmeden önce daha önce kültür merkezinde izlediğimiz oyunlardaki ses sorunu, sahnede olan biteni arkadan duyamama ve Zeytinburnu izleyicisinin kalitesi (ve ya kalitesizliği) aklımıza gelseydi sevincimiz kursağımızda kalacaktı ama o an için unutmayı tercih ettik sanırım.

Bir çok sahnede oyun izledim, bunu artistlik olsun diye yazmıyorum, Türk izleyicisiyle ilgili genel bir kanaatim var bunu aktarmak için belirtme gereği duyduğumdan yazıyorum, ben bugüne kadar cep telefonunun çalmadığı bir tiyatro ve ya sinema izlemedim. Kimsenin de böyle bir mucizeye şahit olduğunu sanmıyorum. Hal böyleyken bugün izlediğimiz oyunda çalmamasını beklemedik, fakat çaldığında açıp bağıra çağıra, şu an müsait değilim diyerek konuşulacağını da ummuyorduk. Hiç abartmıyorum, sesi sahnedeki oyuncudan daha anlaşılır bir şekilde çıkıyor ve salona hitap ediyordu bu öküzün önde gideni arkadaş. O andan itibaren tiyatroymuş, oyunmuş, konsantrasyonmuş sikti attı elbette. Emin olun salonda 300 kişi olsun bir tane böyle angut çıktığında herkesi etkiliyor. Tabii salondaki insanların 299'unun da aklı başında izleyici olması lazım. Ne yazık ki bu rakam yaşadığım çevrede epey bir az.

Yan kapılardan sürekli girip çıkanlar mı dersin, kendi arasında bitmez bilmeyen fısıldaşma ve kıkırdaşma mı dersin, çalan ve çalmasa bile titreşimde bızzzt bızzzt öten sinirbozucu telefonlar mı dersin, oyuna arada mikrofonla konuşularak dahil edilen metinlerin ses sisteminin tırtlığı yüzünden bir türlü çıkmayıp, oyuncunun bu arızanın giderilene kadar anlayışla beklemesi mi dersin...

Hepsinden öte bir şey var ki, oyun çok güzeldi.

Faust'u izlerken oyunun içinde bulunan şeytan haricinde etrafta bulunan şeytanları saymazsak epey iyiydi hatta. Ayakta alkışlanması gerekirdi, heves bırakmadılar...

Daha önce de buna benzer bir yazıyı izlediğimiz bir Türk filmi üzerine yazmıştım. Ona ulaşmak için de hemen aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.





29.11.2014

6 Haziran 2014 Cuma

DOKTOR SORUNSALI




  Siz hiç öldünüz mü?


Fiziken olmak zorunda değil, sevdiğiniz biri acı içinde kıvranırken bulabildiğiniz en yakın devlet hastanesine onu götürdüğünüzde, ya da siz acı içinde kıvranarak bir devlet hastanesine gittiğinizde nasıl muamele gördünüz?


Size malesef çok sık karşılaştığım bir kaç olaydan bahsetmek istiyorum. Devlet hastanesine , ameliyat olmam gerektiğini öğrendiğim için, gerekli tetkikleri yaptırmak üzere gittim en son. Henüz öğle arasına yarım saat vardı ve benim işlemlerimi bir an önce halledip ameliyatı mümkün olan en kısa zamanda olmam gerekiyordu. En azından doktorların söylediği buydu. Fakat hastaneye vardığımda değil doktor, yedi katın hiç birinde bir danışma personeli bile yoktu. Bulabildiğim tek görevliye tüm personelin nerede olduğunu sordum. Üstelik sancılarım iyice arttığı için güçlükle kendimi toplamış, zor bela hastaneye ulaşmış, ayakta durmakta bile zorlanıyordum. Görevliden aldığım cevap tahammül sınırını zorlar cinstendi: Yemeğe çıktılar yemek saati. Çıldırıp cinnet getirip doktorlara hastanelerde bulaşan insanlar bi an gözümün önüne geldi. Empatinin dibine vurdum. O bir saniye büyüdü saatler oldu. Hemen müdahale edilmezse, annemi, babamı, veya bir sevdiğimi kaybedeceğimi ve hastanedeki herkesin henüz mola saati olmadığı halde çıktığını hayal ettim. O hastaneyi başlarına yıkardım heralde.


Kendime geldiğimde bulabildiğim tek görevli pişkin pişkin yüzüme bakıyordu. Bense ağrıdan iki büklüm bir halde, ' Yemeğe daha yarım saat var, burdan elini kolunu sallayarak nasıl çıkarlar? Bu insanlar banka için beklemiyor, kargo göndermek için beklemiyorlar. Hastalar! Burayı tüm mercilere şikayet edeceğim' diyebildim. Nitekim yaptım da. Sağlık bakanlığına hem 184 nolu telefondan hem de yazılı olarak şikayette bulundum. İlgileneceklerinden şüpheli yaptığımı da belirtmek isterim.


Şimdi, on bin yıl okula gidip tıp okuyup doktor olan arkadaşlar. Savunmanız; biz nelerle uğraşıyoruz, saatlerce nöbette oluyoruz uykusuz, cahil onca insan var, her türlü pisliğini çekiyoruz bu mesleğin vb. olacaktır. Olamaz. Sen o fakülteyi eşe dosta hava atarım, ailemin süksesi olur kızım/oğlum tıp okudu doktor oldu diye, veya tıp okurum mis gibi maaşımı da alırım sırtımı da devlete veririm rahat ederim diye tercih etmeyeceksin. Sen o tercihleri yaparken de, o okula giderken de, o yemini ederken de sadece istediğin için, her türlü zorluğu bile bile, yaptığın işin hakkını vere vere hareket edeceksin. Diğer meslekleri asla küçümsediğim için söylemiyorum ama sana ceket emanet edilmiyor, ya da araba emanet edilmiyor. Can bakıyorsun sen ya!


Hiç bir bahane benim gözümde değerli değildir. Sen doktorsan, canı yanan insan senin yanında kıvranırken iş arkadaşınla internetten aldığın ayakkabının muhabbetini yapamazsın! Sen doktorsan saatinde yemeğe çıkıp, hatta gerekirse sana emanet edilen can için yemeyeceksin o yemeği. Sen sigaranı rahat içebil diye 80 yaşındaki kadını bekletmeyeceksin kapının önünde! Sen doktorsan, bütün hastalarına aynı ehemmiyeti göstereceksin! Dayının oğlunun canı benim annemden daha değerli değil!



He ne demiştiniz bu arada sevgili hükümet? Sağlıkta iyileştirmeler yaptınız dimi? Siz o iyileştirmeleri yaptığınızı zannederken kimse iyileşemedi, bizi daha da hasta ettiniz...






  TÜLAY IŞIKDEMİR

28 Ocak 2014 Salı

TRT1 in Leyla ile Mecnun Kaypaklığı - Ben De Özledim'in Son Günü Leyla İle Mecnun'un 104. Bölümünü Yayınlamak

leyla ile mecnun, leyla ile mecnun 104. bölüm, trt 104. bölüm, leyla ile mecnun yeniden mi başlıyor,  leyla ile mecnun  leyla ile mecnun izle  leyla ile mecnun final  leyla ile mecnun hikayesi  leyla ile mecnun 1. bölüm  leyla ile mecnun müzikleri  leyla ile mecnun oyuncuları  leyla ile mecnun 3. bölüm  leyla ile mecnun replikleri  leyla ile mecnun imdb  leyla ile mecnun bu kıza kadar  leyla ile mecnun behzat ç  leyla ile mecnun bölümleri  leyla ile mecnun biscolata  leyla ile mecnun bende özledim  leyla ile mecnun boxset  leyla ile mecnun bedduaları  leyla ile mecnun bu kıza kadar sözleri  leyla ile mecnun bölüm özetleri  leyla ile mecnun beddualar  leyla ile mecnun caps  leyla ile mecnun ceza  leyla ile mecnun cast  leyla ile mecnun cafe  leyla ile mecnun cin ali  leyla ile mecnun cihan  leyla ile mecnun cengiz hanım  leyla ile mecnun can atilla  leyla ile mecnun cin ali bölümü  leyla ile mecnun çiçekler açsın  leyla ile mecnun hikayesi  leyla ile mecnun hd izle  leyla ile mecnun hd  leyla ile mecnun hayatı tesbih yapmışım  leyla ile mecnun hikayeleri  leyla ile mecnun hint filmi  leyla ile mecnun hidayet  leyla ile mecnun hikayesi özeti  leyla ile mecnun herkesin bir yara izi vardır  leyla ile mecnun hayatı






Cennetteki yasak elmayı koparmışçasına alelacele kapı dışarı edilmişti Trt'den Leyla ile Mecnun ekibi...

 Peki neden? Reyting getirmiyor açıklaması tatmin etmemişti bizleri, işin içinde ekibin gösterdikleri "duruş" vardı besbelli...

Kafa şuydu, "devletin kanalında çalışıp nasıl ona karşı gelürsünüz bre deyyuslar!"

Trt halkın diye biliyorduk, meğerse devletinmiş...

Karınca ateşe su götürürken hiç değilse safım belli olur diyordu, biz onları Trt'de bile olsalar laflarını esirgememelerinden dolayı çok sevmiştik zaten, padişahım çok yaşacı-biatçı bir kafa olsalardı, yanlışları "biz mi kurtarıcaz dünyayı" kafasıyla görmezden gelselerdi, Trt payı ne ya demeselerdi, sansürcü zihniyetinizle taşşak geçmeselerdi defalarca, taptığınız paranın aslında hiç bir değeri olmadığını göstermeselerdi, kimin kimi ziktiği belli olmayan pembe dizilerin yanında samimiyeti, gerçek sevgiyi, arkadaşlığı dostluğu aşılamasaydı bize, embesillerin kaleminden çıkan espri bile denmeyecek klişelerle dalga geçip bize asıl komediyi armağan etmeselerdi, bize setlerin kartondan-maketten soğuk atmosferi yerine gerçek mekanlarda, dublajsız, doğal bir dizi sunmak için götlerini yırtmasalardı, eve girerken ayakkabılarını çıkarmasalardı, basite kaçmış senaryolar yerine hayali dünyalarda tura çıkarmasalardı bizi ve yazmakla bitiremeyeceğimiz bir sürü güzelliği vermeselerdi , biz sevmezdik ki zaten onları!

BİZ ONLARI ZATEN BİZİM YANIMIZDA OLDUĞU İÇİN SEVDİK KISACASI...

Biz, olmayan bir finalle bile tatmin olduk...

Biz Burak Aksak'ın Leyla ile Mecnun bitip de Ben De Özledim'de "Tüh ya 6-7 bölüm de fazla yazmıştım,ya abi ben şimdi bu yazdığım senaryoların parasını alamıyorum di mi?" deyişindeki samimiyetine tav olduk...

Biz bu ekibin onca şöhretten sonra reklam reklam dolaşıp kolay yoldan para kazanmak yerine, müzik grubu kurup alın terleriyle para kazanma gayretlerine şapka çıkardık.

Ben De Özledim'in sona ereceğini öğrendikten sonra Trt gibi bi kurumsal hesaptan atılan ergen liseli tweetini de unutmadık! 103 Bölüm dizinin arkasında duran acaba siz miydiniz, yoksa izleyiciler miydi sayın Trt Bay Efendi? Rating azlığını, her yayınlandığı gün (hatta bazen yayınlanmadığı gün bile) bu dizinin en çok konuşulanlar arasında olmasından da anlayabiliyoruz zaten(!).. Ve bir ekibin izleyicide yarattığı sinerjiyi-bağlılığı, onların çaba, gayret ve yeteneğine vermeyip yayınlandığı kanaldan kaynaklandığını sanmak da ne büyük bir gaflet! İsmail Abi karakterini yaratan ekibe onunla laf sokmaya çalışmak ne büyük ucuzculuk!

Leyla ile Mecnun'un 104. Bölümü sizin olsun, biz finali yapıp o defteri kapattık;

Sen hala bu diziye sataşmak ya da nemalanmak peşinde koşacağına; padişahlı dizilere ağırlık verip yalamaya devam et...

Okuduğunuz için teşekkürler...



11 Aralık 2013 Çarşamba

Dünyanın En Kötü Seyircisiyle Film İzlemek

Size, hayatımda gördüğüm en kötü sinema seyircisini anlatmak istiyorum...

Ne olmuş olabilir ki bir sinemada, neden bir insan sinemaya girdiğine gireceğine pişman olur ki, neden yanında oturan birine karşı öfke duyabilir, o salonu kendisiyle beraber neden havaya uçurmak isteyebilir? Yazacağım her şey mübalağasız ve süslemeye girmeden yazılmış satırlardır...

Sinema salonları ve tiyatro salonları ya da şöyle diyeyim "topluluk halinde izlenen-yapılan her şey" beraberinde bir takım dikkat edilmesi gereken halleri de beraberinde getiriyor, aklı başında insanlar olarak tiyatro-sinema gibi yerlerde telefonlarımızı kapatırız, arkadaşımıza faaliyet devam ederken bir şey söylememiz gerektiğinde kulağına fısıldarız ya da bir tepkimiz olacaksa gülmek-alkışlamak-yorum gibi bunu da diğer insanları rahatsız etmeden yaparız, en basitinden eşyamız varsa mümkün olduğunca başkaları rahatsız olmasın diye toparlarız filan çünkü her şeyden önce kendimize saygımız vardır, bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına da yapmayız... Tüm bunların ve aklınıza gelebilecek diğer tüm hoşgörü kurallarının bir salon dolusu insan tarafından çiğnendiğini ya da gerçek manada tecavüze uğradığını düşünün...

Film - Düğün Dernek , Tarih: 11.12.2013 Saat: 21:00 Yer-Zeytinburnu Olivyum Salon-4 Biz D sırasında üç kişi olmak suretiyle yerlerimize oturduk... Film başlamadan evvel boş olan yanımız doldu ve asıl film o zaman başladı... Hemen yanımdaki çocuk filmi seyretmiş önceden, arkadaşlarımdan ayrı kalmayayım diye bir daha gelivermiş, gelmez olaymış! Arkadaş, filmin her sahnesi önceden söylenir mi! Hadi biz yabancıyız, yahu 4 kişilik arkadaş grubusunuz, hiç mi aklı başında biri yok o grupta "Arkadaşım tamam sen seyretmiş olabilirsin de, sus biz filmi filmden öğrenelim heyecanını kaçırma" diyecek... Yahu bir sahne oluyor "O torbadan şu çıkacak" hop torbadan o çıkıyor, birine bişey oluyor, "Ölcek o" hop o ölüyor... En dayanılmaz şeylerden birisi de gülüşü, hiç abartmıyorum, eşeğin anırması bile daha çok gülmeye benziyor bununkinin yanında, öyle bir gülmeniz olsa gülmeye tövbe ederdiniz, sizi güldüreni lanetlerdiniz ve öyle bir orantısızlık var ki, öylesine kötü bir gülüşü olmasına rağmen her boka gülüyor! Küfür olsun yeter ki, küfüre en çok gülen millet biziz sanırım, salon küfürde öyle bir kaynıyor ki, sanırsınız dünyanın en müthiş en zeki esprisi yapılmış, halbuki herif "amına koyim senin!" gibi bayağı bir şey söylüyor, öyle gereksiz küfürler vardı ki bir de... Zannetmeyin ki diğer herkes çok aklı başındaydı, benim yanımdaki en beteriydi sadece, dünyanın en kötü gülüşlü tüm insanlarını toplamışlar, her kareye anırarak gülmeleri için para vermişler gibiydi... Dediğim gibi topluluk halinde yapılan faaliyetlerde biraz aklı başında olmalısın, evindeki gibi her sahneye yorum yapmamalısın mesela, herkes her sahnede tepki veriyordu çıldırmamak elde değildi, bir sahne oluyor, gülerken "salaaak salaaaak" "ahaha yok artık yuuuuh bu ney ya" "daha neler yeaaa vay be bak bak naptı" gibisinden herkes tepki belirtme peşinde, yanındakiyle tepkisini paylaşma telaşında filan... Herkes yahu herkes! Sadece yanımdakinin üç defa baya sesli sesli telefonu çaldı, açtı konuştu bağıra çağıra, sonuncuda uyarmak zorunda kaldık, muhattap bile olmak istemeyeğiniz biriyle mecburen sıkıcı bir uyarı konuşması yapıyorsunuz o da fena... Sonra ara verildi biraz nefes aldık neyse ki, biz 3 kişilik ekip kendi aramızda sohbete başladık, ben söylenmeye başladım, en fenası benim yanıma denk gelmişti çünkü... Hangi gerizekalı sinemaya gelip, izlemiş olduğu filmin bir sonraki sahnelerini sesli sesli böğürerek söyler ki yani, akıl almaz bir şey, arkadaşım tuvalete gidip geldikten sonra bu şikayetimizi iletti bu gruba, ya yok biz değil bi arkadaşımız izlemiş o heralde filan dediler ama filmin ikinci yarısı daha da doz artarak devam etti, tüm salona yayıldı virüs gibi, neyse...

Çıktığımızda hepimizde aynı ifade vardı "neden burada film izlemeye geldik ki?" Öküzün, hanzonun, evinde film izler gibi sinema filmi izleyen bir kitlenin içine bir daha düşmemek için Olivyum'da sinema filmi izlememeye karar verdik hepberaber, hiç değilse Türk filmlerini izlememeye...


Geçmiş olsun bize...






sinema, olivyum cinecity, cinecity, film, düğün dernek filmi, sinema seyircisi

7 Aralık 2013 Cumartesi

Öykü - Kibrit - Yazan: Ersin Perk

Feryat figan içli içli ağlarken, konuşmamı bile toparlayamıyordum "Ni oldu neye ağlayıveyyon cocuk" sorusuna... Kuracağım cümle kafamda beliriyor ama ilk hecesi ağzımdan çıkar çıkmaz böğrümdeki o baskı, heceyi tekrar tekrar durdurulamaz bir hıçkırık misali tekrarlatıyordu, ne kadar içlenmişsem... Tanımadığım bu adamcağız, hemen iki adım atıp, şehirde görmenin hayal olduğu bir su akarının başına çömelip, onun yakınındaki tasa biraz su doldurup içmemi telkin etti sonra... Çocuğum işte... Çocukluk, ne vardı o kadar içerleyecek, ahh ah! Neyse, o bir daha yüzünü bile görmediğim amca ben suyumu içip sakinleyene ve çenemin ağlamaklı titreyişi durana kadar yanımda sessizce oturup etrafı süzdü, ben de başımı öne eğmiştim epeydir, ağlamanın verdiği bir utanç vardı üzerimde demek ki, öyle ya, referansım, her ağlayışımda "erkek adam ağlamaz" sözünü söyleyen büyüklerimdi, ağlamak benim için onur kırıcı bir şeydi o yaşlarda... Yanıma oturan adamın etrafa bakınmasını fırsat bilmiştim de yeni yeni kaldırabilmiştim başımı, sonra adamın duvara dayalı bisikletini izlerken gözlerim dalmış ve biraz da yine olayı hatırlamanın etkisiyle dolmuştu... Bu süre zarfında değişmeyen tek şey ise elimde delicesine sıktığım kartlardı, onlardan nefret ediyordum artık, halbuki ben onları bütün bir yıl ne büyük umutlarla biriktirmiştim... Adam bisikletini alıp kalktı gitti yanımdan, belki de ben umurunda bile değildim, sadece biraz soluklanası vardı... Ya da beni sakinleştirmeyi görev edinmişti sadece kendine, ne kadar mekanik bir duygu, ne yaşadığımı nasıl önemsemez? Önemsemediği bu olay yaşanmadan önceki yıl, buradaki çocukların kibrit kutularıyla oynadığı bir oyun beni pek bir heveslendirmişti, öyle ahım şahım bir şey de değil ha, bir sürü kibrit kutusu modeli vardı değişik değişik, ön yüzünü kesip, pişti oyunu gibi aynılarını denk getiren "ütüyordu", daha doğrusu onlar öyle biliyorlardı onun ismi bizim mahallede "kökmek"ti, şimdi ise bana göre doğrusu "yenmek"tir tabii... O amca yanımdan gitmeden bir yarım saat kadar önce olacak, köydeki çocuklarla oynarım diye, heyecanla tüm yıl biriktirdiğim kibrit kutusu kartlarımı alıp yanlarına süzülmüştüm... Aman yarabbi o ne gergin bekleyişti öyle, bütün yıl yedek kulübesinde oturup da hocanın gözünün içine yalvarır gözlerle bakan futbolcu misali... İlk adımı hep karşı taraftan bekleyen karakterime lanet olsun nasıl riske edebilmiştim tüm yılımı bilmiyorum, ne olacaktı o çocuklar beni hiç aralarına almasa peki, tüm yıl heyecanla biriktirdiğin kartlar, kafan kibritin ucundaki kibrit kutusunun yanına sürttüğünde yanan ovalimsi kısım gibi yanıp çürütmez miydi tüm gövdeni!?. Neyse ki çocuklar cana yakındı da hemen başlamıştık oynamaya... Ben o gün ne ağlamıştım yalnız, hepsi de cana yakın çocuklar yüzündendi, hep bir şeyleri kazanmak isterken diğerlerini kaybetmiştim zaten, çocuktum, kaybetmek beni yaralardı, kaybettim, dakikalarca ağladım... Kibrit kartları, karşılıklı oynayacağım çocuğun da benim de iki elimizle bile zar zor zaptedeceğimiz kadar çoktu, minnacık ellerimizle kocaman bir desteye mukayyet olmaya çalışıyorduk, şimdi görsem ne çok gülerdim o halime... Kartları seri bir biçimde sırasıyla ve büyük bir konsantrasyonla atmaya başladık yere, ikimizin de elindekiler erimeye başlamıştı ama elimizdekiler azalmaya başladıkça tuhaf bir gerçekle yüzyüze kalmış, birbirimize de elimizdeki kartlar bitene kadar yeni tanışmanın verdiği çekingenlikten olsa gerek söyleyememiştik... Başımızda oyunu izlemek isteyen kalabalık, onların ortasında ise bizim gibi şaşkın iki tane alık... Benim biriktirdiğim hiç bir kibrit kartının orada olmayacağını nereden bilirdim. Ne yapılacaktı? Kartları karıştırıp ortadan bölüp dağıtalım dediler, başka bir oyun oynayın onun galibi hepsini alsın dediler, yağma yapın biz kapışalım dediler, o kadar çok şey dediler ki... Onlar ne derlerse desinler kartlar sonunda benim ellerimde kalmıştı; fakat, mutlu değildim... Kabul etmedim hiç bir sunulan seçeneği, bunlar beni enayi buldular kandıracaklar diyordum, bu nasıl bir güven eksikliği değil mi, ben onların arasına evdekilerin yoğun baskısını aşarak gitmiştim, ne kadar korumacı aileniz varsa o kadar korkak oluyorsunuz demek ki! "Yarı yarıya bölüşem gari ne yapalım" dedi oynadığım çocuk, ben önyargımı kırmaya henüz hazır değildim, yüzüğünü koruyan Gollum gibi ben hiç bir şeyi değil, o andan itibaren sadece kendi kartlarımı istiyordum, bütün kartlar ortada kalakalmıştı, tuhaf bir şekilde bana bakıyordu tüm hepsi, kandıramadınız tabii yaa diyordum o an içimden... Kandıramadılar beni işte! Hani öyle bir an gelir de, beklemediğiniz bir tepki alır buz dağının içine gömerler sizi... İşte öyle... "Al len hepsi senin olsun o zaman gali, sen de ne uyuz çıkıverdin, de git bi daha gelme yanımıza, haydin çocuklar" Onlar gittiler; bütün kartlar benim oldu, ben ise mutsuz oldum... Bu değildi istediğim, hiç birini bir daha görmedim... Bana hayatımın en büyük dersini vermediler belki ama o kibrit kartlarının yeri bende ayrıcalıklı olmuştu... Geçen yaz eşimle tatil için ayarladığımız bir dağ evinde, şömineyi yakmak için hiç bir şey bulamayıp, tüm odaları arayıp tarayıp bir çekmecede bulduğumuz kibrite sığındığımızda, kibritle yaktığımız şöminenin başında yüzüme vuran sıcak dalga eşliğinde gözlerim daldığında aklımdan işte bu anı geçmişti, şimdi ise satırlara sığdı, çocukken gözyaşlarıma sığanlar...


Ersin PERK





kibrit kutuları, kibrit koleksiyonu, kibrit öyküsü, öykü, hikaye, eski kibrit kutuları